Ana Sayfa Biyografi Mektupları Şiirleri Kitapları Hakkında Yazılar Duyurular Videolar Ordan Burdan Albüm İletişim
Şiirleri
Hakkında Yazılar
Can Sever, Dağların Şairi - Ahmed Arif

Dağların Şairi: Ahmed Arif *
CAN SEVER

“Ben Doğuluydum. ‘Az gelişmiş’ değil, sömürülmek için kasıtlı olarak ger bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı. Halkımın duygularına ve çıkarlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımından başka bir şiir akımı yok muydu? Elbette vardı! ”

   Döneminin Batıcı şiir anlayışını bu sözlerle eleştiriyor Ahmed Arif, onları “küçük burjuvalığa özenmek”le suçluyor. Kendi dilini oluşturduğunu anlatırken ise, “Göbeğimi kendim kestim, kasaba minnet etmedim.” diyor. Kendi deyişiyle “Sessiz ve derin bir halkın çocuğu” olarak şiirini “deniz görmemiş çocuklara” adıyor; tarafını en başından belli ediyor…1927 yılında Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif ilk “devlet dersi”ni daha 10 yaşındayken Dersim sürgününde alıyor. Böylelikle, Ahmet Oktay’ın dediği gibi, “Etnik sorun Ahmed Arif’in hem geçmişi, hem gerçeği” oluyor hayatı/yazını boyunca. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okurken iki kez tutuklanan Ahmed Arif bu sebeplerle öğrenimini tamamlayamıyor. Kendini Marksist solun içinde konumlandıran şairin 1951’deki TKP olaylarında tutuklanması şiirinin bireysel-psikolojik boyutunu açıklıyor denebilir. Çocukluğunda Dersim sürgününü gören/duyan şair, solun uğradığı zulümlerin –bizzat yaşayarak-, dünyadaki büyük devrim hareketlerinin, İkinci Dünya Savaşı’nın, memleketindeki üç askeri darbenin, Sovyetler’in yıkılışının canlı tanığı olmuştur. Eşitliği savunan, ezilenin/proleteryanın yanında olan, daha iyi bir dünya özlemini açık eden, halkla aynı safta söyleminin oluşumunda tüm bunlar da etkilidir elbet… Siyasi sansür nedeniyle dergilerde sürekli yayın yapamayan Arif, şiirlerini aralıklarla 1945-55 yılları arasında elden ele dolaştırıyor ve dönemin ‘şiir pazarı’nın zorunlu olarak dışında kalan bir gizli şair olarak sürdürüyor yazınını. İlk ve tek şiir kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim ise 1968’de yayımlanıyor ve şimdiye dek 20’den çok baskıyla 100 binden çok satış rakamına ulaşmış durumda. Yazıldığı dönemden (45-55 arası) çok 70-80’lerde slogan olan şiirleri için geç yayınlanmış yerine erken gelmiş şiirler demek doğru olabilir, nitekim bambaşka bir şiir anlayışıyla yazan Cemal Süreya, “Uyruksuz, yaşsız bir şiirdir, Ahmed Arif’in şiiri.” diyor 1969’da... Şairin tek oğlu Filinta, kendisinin büstünü yapıp beğenmemiş ve yaptığı büstü bozacağını söyleyince Ahmed Arif, “Boz oğul, aslı burada!” demiş. Ahmed Arif 1991’de aramızdan ayrıldı, kendi yok; ancak “Aslı şimdi namuslu halkımızın yüreğinde…”(Adnan Binyazar).

   Ahmed Arif toplumcu eleştirel söylemin yanında şiirine psikolojik bir derinlik kazandırmayı da başarmıştır. Onun şiirindeki bu derin yapı içerisi/dışarısı, sen/ben, şimdi/gelecek, doğa/kültür, akıl/kesin inanç gibi zıtlıklarla kurulmuştur (Ahmet Oktay). Şiirlerinde salt kitleyi değil, kendini, daha genelde ise “insan” olgusunu önemsemiştir; bu bağlamda Ahmed Arif “toplumcu insancıl” çizgiye daha yakındır. Kitabın ilk şiiri özyaşamsal bir önsöz niteliğinde aynı zamanda: “Sevdan Beni”. “Terk etmedi sevdan beni…” dizesiyle biten şiirde şair kendinden emin; sevgisinin, her şeye rağmen, arkasındadır. Zira şiirin başında “Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece” diyerek içerinin koşullarından dem vuruyor… “İçerde” şiirine ise içerisi/dışarısı zıtlığını gösteriyor bize. “Yastığım ranzam zincirim,” diyerek bedensel kıstırılmışlığını anlatırken “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…” dizesiyle en sonunda düşüncenin sonsuzluğunu/gücünü ortaya koyuyor. Başka bir şiirde düşünce yine alıp götürüyor onu köylüsüne: “Ben dört duvar arasında değilim/Pirinçte, pamukta ve tütündeyim/ Karacadağ, Çukurova ve Cibali’de…”. Bu dizelere bakıldığında bedeni sınırlayan hapishane, düşüncenin özgürlüğüne açılan bir kapı oluveriyor; zihni kanatlandırıyor onun dizelerinde… Ankara’yı da dönemin idealleştirilmiş başkent masallarına kapılmadan olduğu gibi anlatıyor “Karanfil Sokağı”nda: “Duvarları katı sabır taşından/ Kar altındadır varoşlar/ Hasretim nazlıdır Ankara.” ve Ankara’nın küçük burjuva çocuklarını değil; öteki çocuklarını anlatıyor: “Ekmeğe, aşka ve ömre küfeleriyle hükmeden/ Ciğerleri küçük, elleri büyük/ Nefesleri yetmez avuçlarına-ilkokul çağında hepsi-/ Kenar çocukları/ Kar altındadır.”… “Hıtap çayı” ile “Bulvarları çakırkeyf” olan Yenişehir’i karşılaştırırken aynı şehrin varsıllığı ve yoksulluğunun nasıl birbirlerinin sonucu olduğunu anlatıyor sanki; komün yaşamına göz kırpıyor… “İlk nefesi Hızır gibi yetişen” cıgaranın emekçileri, tütün işçileri bugün olduğu gibi o zamanlar da çileli Ahmed Arif’in dizelerine bakılırsa:

    “Tütün işçileri yoksul,/ Tütün işçileri yorgun,/ Ama yiğit,/ Pırıl-pırıl namuslu.”… Bunca hırgür arasında sevdalanan kahramanlara da selam yolluyor şair: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden” şiirinde “Asıl bizim aramızda güzeldir hasret/ Ve asıl biz biliriz kederi.” diyor; “Akşam Erken İner Mahpusaneye”de ise “Ama akşam erken iniyor mahpusaneye./ Ve dışarda delikanlı bir bahar,/ Seviyorum seni,/ Çıldırasıya…” diye aşkını haykırıyor. Hepsine rağmen asıl sevgisi halkadır şairin. “Vay Kurban”da, “”Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda”/ Yiğitlik sen cehennem olsan da bile/Fedayı kabul etmektir,/ Cennet yapabilmek için seni,/ Yoksul ve namuslu halka./ Bu’dur ol hikayet,/ Ol kara sevda.” diye not düşüyor.

    “Biz ki ustasıyız/ Vatan sevmenin” dedikten sonra, “Onur da Ağlar” şiirini “Biz bu halkı sevdik/ Ve bu ülkeyi./ İşte bağışlanmaz/ Korkunç suçumuz…” diye bitirirken yurtseverlikle düzenperverlik arasındaki farkı anlamanın başına ne işler açtığını anlatıyor… Ahmed Arif’in dizelerinde etnik konumlanma da kendini belli ediyor her zaman, yurduna seslenirken “Lo ben seni hapislerde sevmişim,/ Ben seni sürgünlerde./ Yurdum benim/ Şahdamarım…” derken ”lo” sözcüğüyle içinden yetiştiği halka selam yolluyor. “Diyarbekir”i de unutmuyor, “Seni baharmışın gibi düşünüyorum,/ Seni, Diyarbekir gibi,/ Nelere, nelere baskın gelmez ki/ Seni düşünmenin tadı…” diyor. 1942’de sorgusuz sualsiz, kaçakçı oldukları gerekçesiyle kurşuna dizilen 33 Kürt yurttaşın –yıllarca gizlenen- hikayesini de “33 Kurşun”da anlatarak gönül borcunu ödüyor şair: “Pasaporta ısınmamış içimiz/ Budur katlimize sebep suçumuz,/ Gayri eşkıyaya çıkar adımız/ Kaçakçıya/ Soyguncuya/ Hayına...”. Anlamsız sınırlarından/ölümden yana değil, birlikte yaşamaktan/yaşamdan yana tavrını belli ediyor… Bu dünya bakışı diğer dizelerde de sürüyor. Atom bombasının belki en yerinde tanımını yapıyor “Leylim Leylim” şiirinde: “Ve insan düşüncesinin o en orospu,/ O en ayıp, frengili yemişi,/ Çıldırtılmış uranyum”. Çünkü ona göre “Hayırlı evlat makine/ Canavar kesilmiştir.”… Değişen dünyada kendisinin asıl meselesini de Sheakespear ve Descartes’i yadsıyarak, Marksist bir göndermeyle anlatıyor: “”To be or not to be” değil./”Cogito ergo sum” hiç değil… / Asıl iş anlamak kaçınılmaz’ı,/ Durdurulmaz çığı/ Sonsuz akımı.”… Şiirlerinde yaşamdan çok ölüm var Ahmed Arif’in; ya da ölüm şimdi’nin yoksul/yoksun/”kar altında” durumuna aitken yaşam/yaşanacak bir dünya her zaman umut edilen ve geleceğe ait bir ütopya olarak kalıyor. “Bir kaçıcı bahara kalmıştır vuslat”; ancak mutlu son kesin inançla tutunulmuş bir daldır onun için…

   Dizelerinde Garcia Lorca’dan Pierre Curie’ye evrensel topluma faydalı; Urfalı Nazif’ten Pir Sultan’a bu halkın içinden yetişen düzayak insanların bulunması da Ahmed Arif’in toplumcu yönünü besliyor denebilir. Bunun yanında yöneten sınıfın üyelerini de “onlar” diyerek kötülüyor, Anadolu olup konuşurken “Ne İskender takmışım,/ Ne şah, ne sultan/ Göçüp gitmişler gölgesiz!/ Selam etmişim dostuma” diyor, kendi şiirine gölgesini düşürdükleri de yönetenler değil; halkın içinden gelenler devrimciler, muhalifler, gerillalar oluyor… Bu bağlamda “dağ” Ahmed Arif’in şiirinin vazgeçilmezi denebilir. Çünkü ona göre “Umut dağlardadır”, “Ümit sapına kadar namuslu/ Ümit, dağlara çekilmiş”tir… Dağ direnişin simgesidir; dövüşenin barındığı mekandır… Cemal Süreya, “Ağzı ile şiiri bu kadar benzeyen başka şair görmedim.” der Ahmed Arif için. Onunki organik bir şiirdir bu bağlamda. Argo ve kabadayı söylem onun dizelerinde hep hakimdir. “Lo” sözcüğü de; “Vurun ulan vurun/ Ben kolay ölmem.”, “Gelen elçi değil/ Azrail olsun/ Kaçarsam anam avradım olsun!” dizeleri de bunu doğrular nitelikte… Ahmed Arif’in belki de en bilinen şiiri, kitabına da ismini veren “Hasretinden Prangalar Eskittim”. Şiire, “Seni, anlatabilmek seni./ İyi çocuklara kahramanlara./ Seni, anlatabilmek seni,/ Namussuza, haldan bilmez,/Kahpe yalana.” diyerek başlıyor şair. Burada “iyi çocuklar, kahramanlar” halk; “namussuz” ise işkenceciler, “ihtiyar kural koyucular”, yöneten sınıf olarak okunabilir sanırım. Son dizeler ise, “Yokluğun cehennemin öbür adıdır/Üşüyorum kapama gözlerini…”. Şair her şiirinde inandığı birilerine anlatmaktadır derdini. Sevdiğine/sevildiğine inandıklarına; sevgiliye/halka. “Namus işçisi, yürek işçisidir” çünkü o, sevdiğine “İtten aç/Yılandan çıplak” giden o’dur...

   “Anadolu” şiirinde bir de ödev veriyor (ya da vasiyet yazıyor) peşi sıra gidenlere: “Öyle yıkma kendini,/ Öyle mahzun, öyle garip…/ Nerede olursan ol,/ İçerde, dışarıda, derste, sırada,/ Yürü üstüne-üstüne,/ Tükür yüzüne celladın,/ Fırsatçının, fesatçının, hayının…/ Dayan kitap ile/ Dayan iş ile./ Tırnak ile, diş ile,/ Umut ile, sevda ile, düş ile./ Dayan rüsva etme beni.”…

   Hasretinden Prangalar Eskittim, ilk baskısında 19 şiirden oluşurken daha sonra son 7 şiirle birlikte yayınlanıyor. Tek kitapla nasıl şair olunuyor? sorusuna “Tek kitapla nasıl millet kendini peygamber ilan ediyorsa, öyle.” içerikli bir cevap vererek zekasını gösteriyor Ahmed Arif... Propagandayla yazın arasındaki sorunsal ilişki şairin şiirlerinin de çokça eleştirilmesine neden oluyor. Slogan düzeyinde kalmakla yaftalanıyor. Şiirlerinin birbirinin biçim ve içerik olarak tekrarı niteliğinde olması da onun yarım kalan bir şair olarak nitelenmesine sebep oluyor. Geride tek kitap bırakarak gitmesi, yıllar içinde röportajlarında bahsettiği o ‘ikinci kitabın’ hiç yayınlanmaması bu fikre hak vermeyi kolaylaştırıyor denebilir. Son olarak da şiirlerindeki birbirinin aynı, tekrarlı imgeler; “cehennem” gibi vazgeçilemeyen sözcükler de onun kendini tekrar ettiğinin işareti sayılabilir. Bunlarla birlikte ataerkil görünen söylem, her şeyi sınıfsal soruna bağlaması, “aşk” kavramını sürekli şiddet öğeleriyle (“acıtmak” gibi) sunması Ahmed Arif’e edebiyat dışı eleştiriler de getirilmesine yol açıyor yıllar içinde. Ahmed Arif, “Şiirlerim düşünceler ve yürekler arasında bir bağ kuruyorsa o zaman mutlu oluyorum.” diyor; tüm bu eleştirilere dayanan ve bugün hala bizi anlatabilen, umutla başka bir dünyanın mümkün olduğuna inananların belleğinde yer eden şiirleri onun duygu ve düşünceler arasında yarattığı ortaklaşmayı gözler önüne seriyor… “Ahmed Arif’in Türk şiirinde sağlamış olduğu yer bundan sonra en az tartışılan yerlerden biri olarak kalacaktır.”… (Cemal Süreya,1969).

Aslında, Arif’e tarif gerekmez…

* Evrensel Genç hayat - 2010

Diğerleri

Rasim Öztekin, Ahmet Arif oldu

Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının yayınlanma öyküsünü anlatıyor

33 Kurşun'un filmi çekiliyor

Bob Marley

yaşamak direnmek...

Bob Marley

Zinedine Zidane

Wintu Kabilesi’nden bir kadın

Sioux Kabilesi Ayakta Duran Ayı

SENİ ANLATIYORUM ÇARPIŞMADA /Abidin AYDIN

SENİ ANLATIYORUM ÇARPIŞMADA /Abidin AYDIN

AHMED ARİF / Yılmaz GRUDA

OTUZDÖRDÜNCÜ KURŞUN / Yılmaz ERDOĞAN

AHMED ARİF'Tİ ADI / Talip APAYDIN

GÜNEŞLE EŞLEŞİRSE / Sabahattin YALKIN

AHMED ARİF ' İ TAŞTİR / Özgen SEÇKİN

AHMED ARİF / Nedret GÜRCAN

KARANFİLİM / Fehmi UZAL

ON ÜÇ-ON BEŞ YAŞINDA / Cemal SÜREYA
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

 
Kayıt Ol - Şifremi Unuttum
   
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net